Hindistan, bütün dünyada tanınmış olan çeşitli dinlerin beşiğidir. Ortaya çıkığı tarih sırasıyla saymak gerekirse Vedizm, Brahmanizm, Hinduizm, Cainizm, Buddhizm, Sikh dini Hindistan'da ortaya çıkmış en önemli dinlerdir. Parsilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık gibi dışardan dinler vardır ki, günümüzde Hindistan nüfusu içerisinde hiç de azımsanmayacak bir paya sahiptirler. Örneğin Hindistan nüfusunun yaklaşık %12'si Müslümanlardan oluşmaktadır, bu Hindistan'da Türkiye nüfusundan daha fazla Müslüman yaşadığı anlamına gelmektedir.
Hindistan'ın dinlerinde bol miktarda Totemik ve Animist öğelere rastlamak mümkündür. Bu öğeler bazen tek-tanrıcılık, bazen de koyu bir tanrı-tanımazlığa (Ateizm) doğru yönelen bir çok-tanrıcılık şeklinde karşımıza çıkmaktadır.
Hindistan'ın en önemli dinleri M.Ö.VII. yüzyılda beliren Brahmanizm ile M.Ö.VI. yüzyılda ortaya çıkan Cainizm ve Buddhizm'dir. Ancak Brahmanizm, kendinden önceki Vedizm dininin Brahmanlar tarafından uyarlanmış bir devamıdır. Sind bölgesinde kurulmuş ve belki de muhtemel bir Sümer-Dravid uygarlığının parçası durumunda olan Mohenco-daro ve Harappa uygarlıklarının ilkel Totemist ve Animist etkilerini taşıyan bu inanç, kurban, sihir ve büyü ile geniş halk kitleleri üzerinde gerektiğinde bir baskı vasıtası olarak kullanıldığından, daha sonraki zamanlarda bir tepki olarak Cainizm ve Buddhizm gibi Brahman hegemonyasına ve kast ayrılıklarına karşı çıkan dinlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu dinlerin ortaya çıkmalarına karşın, Brahmanizm varlığını koruyabilmek amacıyla, kutsal metinleri olan Vedalar, Brahmanalar ve Upanishadlara ek olarak, toplumun inanç, gelenek ve değer yargılarına sahip olan Mahabharata ve Ramayana destanlarını da içine alarak Hinduizm adı altında varlığını devam ettirmiştir.
"Veda" sözcüğü "'bilgi" anlamına gelir, insanlığın en eski kutsal kitabı olan Veda ilahileri tahminen M.Ö. 1500 yıllarında yazılmıştır. Vedalarda, ayinlerde okunacak ilahiler ile dualar ve büyücülük formülleri, "büyü çözme usulleri, sevgiyi uyandırma çareleri, ayrıca felsefi şiirler ve manzumeler vardır. İstilacı Arilerin getirdikleri bu eserde, öteden beri Hindu düşüncesinin en belirgin fikirlerden biri sayılan ruhgöçü inancı yer almamaktadır. Vedalarda adı en sık geçen tanrı tabiat ve savaş tanrısı İndra'dır. Diğerleri gök tanrısı Varuna, ışığın ve adaletin tanrısı Mitra, ateş tanrısı Agni, ve kutsal içki tanrısı Soma'dır. Vedalarda ana tema kurban ve kurbanın gerekliliği üzerinedir. Kurban tanrıların nafakasıdır ve insanlar ancak kurban sunmak yoluyla selamete erebilirler. Kurban törenleri din adamları olan brahmanlar tarafindan yaptırılmaktadır. Bunun için hizmet ettikleri kişilerden belirli bir ücret alırlar. Rg Veda'nın X. kitabının l0. kasidesinde şöyle der: "insan bir brahmana bir inek verirse bütün alemleri elde etmiş olur."
Bu arada Veda devrinde bu çok sayıdaki tanrıların, asıl yüce Tanrı olan meçhul bir tanrının çeşitli adlandırılışları olduğu öne sürülmüştür. Rg Veda'nın X.kitabının 121. kasidesinde bu düşünce, şu şekilde ifade edilmiştir:
"O ki hayat vermektedir, kuvvet vermektedir, gölgesi hem ölümdür hem hayattır, kimdir bu tanrı? Kurbanlar keselim şerefine...
O ki karlı dağlarla denizi ve uzaklardaki nehri yaratmıştır, o ki kollarını göklerin içine salmıştır, kimdir bu Tanrı? Kurbanlar keselim şerefine ...
O ki kudret veren ve kurban töreninin ateşini doğuran gözlerini sular üstünde gezdirmektedir; O ki bütün Tanrılar üstünde tek Tanrıdır; kimdir bu Tanrı? Kurbanlar keselim şerefine..."
Rg Veda'nın bir başka kasidesi de aynı ruh haline uygun düşmektedir:
"Bilgeler tek varlığı başka başka adlandırırlar: Agni derler, Mitra derler, Veda derler ona..."
Bu metinlerde mana fikrinin (insanda veya maddelerde doğa üstü bir gücün olabileceğini kabul eden fikir) yüceltilişini ve aynı zamanda kamutanrıcılıktan (Panteistik) tektanrıcılığa doğru bir yönelişi görmek mümkündür.
M.Ö. yaklaşık II. yüzyıla doğru Brahmanlar, Vedizm'den kendilerini toplumun ilk planında işgal ettikleri yeri haklı gösterecek bir din çıkardılar. Kelimenin dar anlamıyla Brahmanizm diye adlandırılan işte 'budur.
Brahmanizm'in kutsal metinleri Brahmanalarla Upanishadlardır. Brahmanalar yaklaşık olarak M.Ö. 800 ila 600 yılları arasında yazılmışlardır. Bunlarda kurbanlarla ilgili ve bunların karmaşık ayrıntılarını (etimolojiler ya da tanrılar üzerine efsaneler yardımıyla) haklı gösteren konular anlatılır.
Upanishadlar ise M.Ö. 600 ile 500 yılları arasında meydana getirilmişlerdir. Bunlar çok derin bir felsefeyi açıklamaktadırlar. Atman ile Brahman'ın özdeş oldugunu, insandaki ve güneşteki ruhun bir ve aynı şey oldugunu, Tanrının görünen herşeyin ta kendisi oldugunu anlatırlar. Bu konuda sayısız örnekler verir ve sağlam yaklaşımlar yapar. Brahmanizm'in ana tezleri de bunlardır zaten; kainatın temel özü olan Brahman ile insanların derin benlikleri olan Atman'ın özdeşliği; Karma inanışı ve buna bağlı olarak ruhgöçü. Brahmancılığın meşhur sözü şudur: Tat tvam asi (Sen O'sun).
Vedizm, Animizm'den ölülerin sonradan yaşadıkları fikrini alıp muhafaza etmekle beraber, aynı varlık tarafından birbirini sonsuz şekilde takip eden hayatlar yaşanabileceğini katiyen kabul etmiyordu. Brahmanizm'de ise tersine, yaratıkların sayısındaki düzenin önceki yaşamlardaki insan ve hayvan hayatlarının muhteva ve düzenine bağlı olduğu düşünülmektedir. Bu ise her bir yaşamın, daha önceki bir yaşama göre şekillenmesi zorunluluğunu getirmektedir. işte bu sistemin bütününe Karma yasası adı verilmektedir.
Ruhun defalarca bedenlenişine olan inancın Hindistan'da ne derece yaygın oldugunu, XI.yüzyılda Hindistan'ı ziyaret etmiş olan El Biruni'nin şu sözlerinden de anlayabiliyoruz: "içten gelerek söylenen şehadet kelimesi Müslümanların özelliği olduğu gibi, tanrı üçlemesi Hristiyanların, cumartesi gününe hürmet ise yahudilerin alametidir. Aynı şekilde ruhgöçü de Hint dininin nişanıdır. Buna inanmayan o topluluktan değildir."
Az veya çok iyi bir hayat sürmüş olduğumuza göre, ölümden sonra da az veya çok yüksek bir hayata kavuşuyoruz. Yani, yeni bir bedene girişimiz, daha önceki hal ve gidişimize bağlı olan bir şeydir. Böylece din düşüncesi, ahlakın da özü haline gelmektedir. İnsanın iyi veya kötü davranışlarının mükafatı veya cezası, sonradan daha iyi ya da daha kötü bir bedene giriş şeklinde ortaya çıkmaktadır. Yeniden doğmak "dünyanın ıstırabına" yeniden ortak olmak demektir. Hayatın böyle ebediyen yeniden başlayışı, ıstırapların da ebediyen yeniden başlayışı demektir. İnsan, Atman'la Brahman'ın tıpkılığına inandığı anda, bu eziyetten de kurtulacaktır. İşte bu, bilgi yoluyla erişilen Kurtuluştur.
Kurtuluş için gerekli bilgiye sahip olan Brahmanlar, bütün toplum üzerinde ağır bir hakimiyet sürdürdüler. M.Ö. 6. yüzyılda Cainizm ve Buddhizm dinleri bunların kudretlerine meydan okuyarak ortaya çıkınca rahipler, idareleri altındaki dini halk inançlarına yaklaştırmanın gereğini hissettiler. İşte gelenekçi yüksek doktrinlerle az çok eski köklere dayanan inançların sentezinden Vedizm ile Brahmanizm'in devamı sayılabilecek Hinduizm doğmuştur.
Hinduizm'in, Buddhizm'in Hindistan'daki yaygınlığını yavaş yavaş yitirmeye başladığı M.S. ilk yüzyıllarda ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Hinduizmin kutsal metinleri daha önce bahsedilen Vedalar, Brahmanalar ve Upanishadlara ilaveten, eski efsaneleri anlatan Puranalar, iki akraba prens ailesi arasındaki taht mücadelesini anlatan Mahabharata destanı, (ki bunun en güzel bölümü Tanrı Krişna'yı öven Bhagavad Gita "Kutsal Şarkı" dır) ve daha da eski bir destan olan Ramayana'dır.
Tanrı Krişna, Bhagavad Gita'da kendisinin eski-çağların hem kurbanı, hem de evrensel varlığı olan Tanrı Brahma ile eş olduğunu anlatır,
"Ben kendim kurbanım, duayım, adakım ve adakın yarattığı iyiliğim. Ben kurbanın işlemiyim, kutsal içkiyim ve hem de mihrabın üstünde çıtırdayan ateşim.
Ben bütün nesnelerin anası, babasıyım, doğuran ve muhafaza eden kimseyim, bütün bilgeliğin sonu, temizliğin ve -bütün tanrısal nesneleri içinde toplamış olan- kutsal OM. hecesinin, kelam'ın, Veda'ların ta kendisiyim.
Ben Ses'im, efendi ve besleyiciyim, konut ve evim, sığınak ve dostum, "bütün hayatın kaynağı ve hayatın okyanusuyum. Ben başlangıçla sonum, hazineyim, değişiklikleri ben yaparım, yemişleri boyuna yetiştiren tohum da benim.
Güneş ışıkla sıcaklığı benden alır; yağmuru veren ve isterse vermeyen benim. Hayat ve ölmezlik ben olduğum gibi, ölüm de benim. Ben Varolan'la Varolmayan'ım...
Bilgelik olarak herkesin gönlünde yeretmiş bulunmaktayım. Ben iyilik yapmanın iyiliğiyim...
Ben herşeyin tanrısıyım; kuvvetlinin kuvveti, güzel nesnelerin güzelliği, zeki insanların zekasıyım, bilen kişilerin zihinlerindeki bilgi, tanrısal sırrın hüküm sürdüğü sessizlik de yine benim."
Evrensel Varlığın keşfi bütün bencil arzulardan uzaklaşmak ve bilgeliğin, yürekli huzurunun verdiği sükuna kavuşmak imkanını yaratır:
" Tabiatın işleyişini kayıtsız ve menfaat gütmez bir seyirci gibi temaşa eden kimse, onun bir kanuna uyduğunu kabul eder;
Bir kimse ki onun için sevinçle acı, bir taşla bir külçe altın, dostla düşman eşittir; bir kimse ki övme ile sövme karşısında daima sakindir;
Böyle bir kimseyi artık hiçbir şey cezbedemez, kainatta artık hiçbir şey korkutamaz, çünkü hangi kanuna boyun eğdiğini bilir o, biz böylesine, tabiatı dizginlemiş kimse deriz...
Keder böyle bir insanı yormadığı gibi, hiç bir zevk de onu neşelendirmez; böyle bir insana ne tamah, ne kıskançlık, ne korku, ne öfke işler; eriştiği bilgelik içinde böyle bir insan, halinden memnun yaşar. O bir keşiştir, bir azizdir, dünyadan elini eteğin! çekmiş bir kimsedir, bütün dış nesnelerden uzak kendi nefsine hakim olarak, kendi iç hayatını yaşar.
Hiçbir kimseye hiçbir şeye bağlı değildir; her türlü arzudan kurtulmuş olduğundan, mutsuzluk artık onu sarsamaz, mutluluk artık onu heyecanlandırmaz. Gerçek bir bilgenin vasıfları işte bunlardır."
Bu yüksek felsefi kurgularla halk tapınışları arasındaki ortalama, Hinduizmin kendine özgü bhakti, yani sofuluk fikridir: Bu da bir Tanrı'ya inanmak, bu tanrısal Kurtarıcı'yı sevmektir. Kurtuluş artık kurbanda yahut bilgide değil, böyle bir sevgidedir.
Hinduizmin halk arasında en yaygın tapınılan tanrıları, Şiva ve birçok tanrı arasında Rama ile Krişna'nın da cismine girmiş olan Vişnudur. Şiva yokedici tanrı ise de hem yokeden hem vareden bir faaliyet gösterir. Kendisine hem sefahat alemleri, hem de perhiz ve riyazetlerle tapınılır. Başında bir hilal vardır ve üç gözlü olarak tasfir edilir. Lotus çiçeği gözlü, mutlu tanrı Vishnu ise dünyayı korur, sakınır. Yanıbaşında Lakshmi vardır ki bu, güzellik, aşk, döl ve bereket tanrısıdır ve inek, ona mahsus kutsal bir hayvandır. Vishnu'nun yanında çoğu zaman bir güneş kuşu olan Garuda da vardır. Vishnu dört kollu bir tanrı olarak tasfir edilir; ellerinde bir disk, bir sedef kabuk, bir balyoz, bir de lotus çiçeği tutar. Dünyayı kurtarmak için birkaç defa başka başka bedenlere girmiş, sıra ile balık, kaplumbağa, domuz, aslan, cüce, ayrıca Rama ile Krşna olmuştur. Son olarak Buddha ile bedenlendiği -iddia edilirse de, Buddha Buddhistler için bir tanrıdan çok bir kurtarıcıdır. Çoğu zaman Şiva ile Vishnu'yu Brahma ile eş tutup bir "teslis" (Trimurti) meydana getirenler olmuştur. Buna göre kişilikdışı Brahma yaratıcı olarak Brahma'da, yok edici olarak Şiva'da, tanrısal inayet olarak Vishnu'da görülmektedir. Fakat bu, halk sofuluğunun bir verisi olmaktan çok, ilahiyatçılar tarafından meydana getirilmiş bir teoridir.
Hinduizm'de ayrıca daha birçok tanrı -örneğin, bilgelik tanrısı olan fil başlı Ganeşa- vardır. Birçok kutsal hayvan vardır ki bunların ön safında inek, sonra maymun, sonra yılan gelir. Kutsal ağaçlar, kutsal nehirler de vardır ve bu nehirlerin en ünlüsü Ganj'dır. Hinduizm'de ölüler yakılarak, külleri kutsal nehirlere serpilmektedir. Hinduizm'de tapınış tanrıları hoşnut etmekten, onların şerefine yahut kutsal hayvanlarına itina gösterip gözetmekten, kutsal nehirlerde yıkanmaktan, tapınaklara özellikle Benares'e ziyaretler yapmaktan ibarettir.
Brahman düşüncesine ve egemenliğine karşı tepki olarak doğmuş bir dindir. Kurucusu, Buddha gibi bir kshatriya kastına ait olan Mahavira (Büyük Kahraman) (M.Ö.599-529) dır. Mahavira, uzun bir çile hayatından sonra cehaleti yenmiş ve Cina (Muzaffer) olmuştur. Cayna tabiri, cina taraftarı anlamındadır.
Cainizm de Buddhizm gibi tanrıtanımaz (Athée) bir dindir. Yaratış diye birşey olmamıştır. Dünya ebedidir. Bir nesneyi yoktan vareden bir yaratış fikri, aklın alamayacağı bir şeydir. Yaratan da yoktur. Nesnelerin köklerinde zaten mükemmel varlık da yoktur. Mükemmellik ancak insan gayretlerinin ideal amacıdır.
Cainizm de Buddhizm gibi ruhgöçünü kabul eder. O da Buddhizm gibi çok yüksek ahlak kuralları öne sürer: ilk kural, hiçbir canlı varlığa kötülük yapmamaktır. Bu düşünceyi pek ileri götürdüklerinden Cainistler toprakta yaşayan canlıları öldürmemek için ziraat yapmazlar, vücutlarında böcek bulunabileceğini ve bunun yanlışlıkla ölebileceğini düşünerek, gerekirse elbise bile giymezler. Bir kısmı ise beyaz bir elbise ile dolaşırlar. Beyaz giyenler Şvetambara, elbisesiz dolaşanlar ise Digambara mezhebine aittirler. Bunlar Cainizmin belli başlı iki mezhebidir.
Perhiz ve riyazeti son haddine kadar götürmesiyle Buddhizm'den ayrılır. O kadar ki, Cainistlere göre insanın aç durarak kendisini öldürmesi çok iyi bir şeydir. (Yürümek koşmaktan, durmak yürümekten, yatmak durmaktan, ölüm de yatmaktan daha iyidir.)
Mahavira'nın öğretiminin özü üç kural (triratna: üç inci) ile özetlenebilir:
a- Doğru inanç
b- Doğru bilgi
c- Dürüst hayat
Cainizmin bugün dahi Hindistan'da salikleri vardır. Sayıları dört milyon kadar olan Caynalar, özellikle Ahmedabat bölgesinde yaşarlar, Ayrıca Mont Abu'da çok güzel bir Cayna tapınağı vardır.
Cainizm ile Buddhizm'in Benzerlikleri:
1- Bu dinler, kastlarından ayrılmış olan insanları "birleştirirler, bu insanlar da kudretli bir şahsiyet tarafından ileri sürülen bir ülküyü hür olarak benimserler ve bu yeni hayat anlayışını yaymak için birleşirler.
2- Her iki grup da daha önceki dinin tapınma adap ve erkanını reddederler. Veda geleneklerine ve o zamana kadar tapınılan tanrılara aldırmazlar ve kast sistemine de hiç önem vermezler.
3- Yeni dinin kurucusu ortaya bir tanrı olarak çıkmamaktadır; bu bir insan, bir haberci, bir kurtarıcıdır, Cainizm de Buddhizm de kurtuluş dinleridir.
Cainizm gibi M.Ö. VI. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bu dinin kutsal metinlerine Tripitaka, bir Orta Hint dili olan Pali dilinde de Tipitaka (Üç Sepet) denir. Sepetlerin birincisinde keşişlik kuralları, ikincisinde kurtuluş çareleri, üçüncüsünde felsefi ve özellikle psikolojik görüşler vardır. Cataka ve Avadana edebiyatı ile Buddhist kutsal metinleri bir hayli kabarık durur. Max Müller'e göre Buddhizm kutsal kitapların en kalınına sahiptir.
Buddhizmin diğer birçok dinden ayrılan yönü, sosyal çevrenin geleneklerine karşı çıkan kurucusunun kendi hayat tecrübeleriyle bu dini ve felsefi yolu bulmuş olmasıdır.
Siddharta Gautama Buddha, aslında Şakya kralının oğlu; yani bir prensti. Fakat daha önce yaşadığı çok zengin ve şaşaalı hayata rağmen o, gerçeğin bunlarda olmadığını sezmişti. Olgun bir yaşa geldiğinde sarayından kaçıp bir keşiş oldu. Aşırı perhiz ve riyazet uyguladıysa da, bu usullerin insanı kurtuluşa ve mutluluğa götürmediğini anladı. Daha önceden de zevk ve sefa içinde zengin bir yaşamı tatmış, fakat onun da bir işe yaramadığını, insanı kurtuluş ve mutluluğa eriştirmediğini görmüş olduğundan, insan için en doğrusunun aşırılıklar arasında bulunan bir "Orta Yol" un izleyicisi olmak olduğuna karar vermişti,
Otuzaltı yaşına geldiğinde kendi dünyasında derin düşüncelere dalarak gerçeği aramaya devam etti. Ve nihayet bir aya yakın bir zaman sonra Bodhgaya (bilgi ağacı) ağacının dibinde gerçeği kavrayarak, aydınlandı. Bu nedenle kendisine "uyanmış, aydınlanmış" anlamında Buddha denmiştir. Ayrıca hürmet edilecek kişi anlamında Arhat, cehaleti yenmiş kişi anlamında da Vira veya Cina denilmiştir.
Bundan sonra çeşitli yerlerde vaazlar vererek öğretisini yaymaya ve erdem çarkı anlamına gelen, Buddhist tabiriyle, Dharmaçakra'yı döndürmeye başladı.
Buddhist metinlerde Buddha'nın uzun öğretim yıllarına ait birçok olay ve anılar nakledilir. Onun doğumu ve yaşamı hakkında çeşitli efsaneler anlatılır, Buddha ve onun müritleri zengin-fakir, soylu-soysuz ayırt etmeksizin herkese öğretilerini yaymışlardı.
Seksen yaşına geldiğinde Nirvana'ya girmek üzere Kuşinagara şehrinin yakınında bir ağacın altında, inananlarının arasında ölmüştür, ölmeden önce kendisi için gözyaşı dökmekte olan kuzeni ve en yakın müridi Ananda'ya şöyle der:
"Ey Ananda, böyle aglayıp sızlama, umutsuzluğa kaptırma kendini. Sana daha önce de demedim mi? insanın sevdiği her şeyden, hayran olduğu her şeyden, bütün bunlardan ayrılması, yoksun kalması, sıyrılması gerektir. Doğan, yaratılan, elle yapılan, dolayısıyla geçici olan her şeyin yok olmaması mümkün müdür, ey Ananda? Mümkün değildir bu?"
Müridlerine son olarak "yılmadan savaşınız" dedikten sonra Buddha ölür. Bilim adamları genellikle Buddha'nın tarihi bir şahsiyet olduğunda fikir birliği içindedirler.
Buddha ölüm döşeğinde Ananda'ya şöyle demişti: "Ben ölünce size benim öğretilerim hocalık edecektir."
Bu öğreti her şeyden önce kişinin her konuyu serbestçe incelemesi serbestçe denemesi esasına dayanmaktadır. Sırf bu noktadandır ki, bütün öteki dinsel doktrinlerden ayrılmaktadır. Buddha şöyle diyor; "Bir şeye sırf kulaktan duydunuz diye inanmayın, birkaç kuşaktan beri itibar görüyorlar diye, geleneklerin de doğru olduğuna inanmayın... Sırf hocalarınızın ya da rahiplerin otoritesine dayanıyor diye hiçbir şeye inanmayın. Ancak bizzat hissettiğiniz, denediğiniz ve doğru olarak kabul ettiğiniz, kendinizin ve başkalarının hayrına olan şeylere inanın ve tutumunuzu onlara uydurun."
Kişisel akla olan bu inanç o kadar kesin olarak belirtilmiştir ki Buddhizm ilk ağızda bir din değil, bir felsefe sanılabilir. Bununla beraber o, yine de bir dindir. Çünkü amacı kesinlikle soğuk bir gerçeği bulmak değildir. Amacı insanları ya da onların ruhlarını kurtuluşa erdirmektir.
Buddha'nın bütün öğretisini içinde özetleyen dört gerçek şudur:
a- Hayat ıstıraptır
b- Bu ıstırabın sebepleri vardır
c- Istırap yok edilebilir
d- Bu yok edişin bir yolu vardır
Buddha diyor ki: "işte ey keşişler, ızdırap hakkındaki kutsal gerçek: Doğum ızdıraptır, yaşlılık ızdıraptır, hastalık ızdıraptır, ölüm ızdıraptır, sevilmeyenle birleşmek ızdıraptır, sevilenden ayrılmak ızdıraptır, arzunun gerçekleşmemesi ızdıraptır, bizi kendine bağlayan bütün nesneler ızdıraptır."
Buddhistler daha evvelden var olan ruhgöçü inancını korumaya devam ettiler. Buna göre, ızdırap dolu bir halin gerisinde ve ilerisinde sonsuz bir ızdırap geçmişiyle engin bir ızdırap geleceği uzanıp gitmektedir. Buddha bunu şöyle ifade etmektedir:
"Ne dersiniz ey müridlerim, dört büyük okyanustaki su mu daha çoktur, yoksa dökülen ve sizin de döktüğünüz gözyaşları mı? O gözyaşlarını sizler rastgele, avare avare dolaştığınız o uzun yolculuğu yaparken döktünüz. Nefret ettiğiniz nesneden nasibiniz var, sevdiğiniz nesneden nasibiniz yok diye ağlayıp inlerken döktünüz bu yaşları... Bir ananın ölümü, bir babanın ölümü, bir kardeşle kızkardeşin ölümü, bir oğulun ölümü, bir kızın ölümü, hısımların ölümü, malın mülkün kaybolması... Uzun çağlar boyunca bütün bu acılara uğradınız siz. Ve siz çağlar boyunca bu imtahanları geçirirken, dört büyük okyanusta olduğundan daha fazla gözyaşı döküldü."
Evrensel ızdırap varlıkların, nesnelerin, duyguların devamlı olmayışından ileri gelmektedir. Herşey geçicidir; insanın bağlanabileceği hiçbir şey yoktur. Buddhizm'in Brahmanik doktrinlerin çoğundan, özellikle Upanishadlardaki Brahmanizmden ayrıldığı nokta işte budur: Ne madde "dünyasında, ne de ruh dünyasında devamlı hiçbir şey yoktur. Kainat yoktur, öz yoktur, öz-ruh yoktur. Ancak haller vardır ki bunların şartları kendilerinden öncekiler tarafından meydana getirilir. Bu haller geçici olarak bir araya gelip yalan ve boş bir kainat, yalan ve boş bir "ben" yaratırlar.
Buddha diyor ki: "Ey keşişler, işte ıztırabın kökü hakkındaki kutsal hakikat: Hayata susamışlıktır ki insanı yeniden doğuşun birinden ötekine götürür. Bunun yanısıra da zevkle, zevkini şurada burada bulan hırs vardır: Zevke susamışlık, yaşamaya susamışlık, devamlı olmayışa susamışlık gibi."
Buradan anlaşıldığına göre, varlığı yaratan arzudur. Varolma arzumuz bizi varlığa bağlar; hayata olan susamışlığımız bizi ölümden sonra dahi yaşatır, bir başka bedene sokar ve yeniden ızdırap çekmemize yol açar. Yahut da arzu yüzünden, insanın dış görünüşünü oluşturan sürekli durumlar birbirlerini kendi içlerine çekerler ve ölümden sonra dahi birbirlerini çekmeye devam ederler.
O halde bu durumdan nasıl kurtulmalıyız? Buddha diyor ki: "işte ey keşişler, ızdırabın yok edilmesi, yaşama olan susamışlığın söndürülmesi ancak bu arzuyu uzaklaştırarak, bundan vazgeçip sıyrılarak, buna yer bırakmayarak mümkün olur."
Böylece insanın yönelmesi gereken amaç, insanı dış nesnelere ve dünyaya bağlayan arzunun yok edilmesidir. Bencilliği ve bireyselliği kaybolduğu zaman insan nirvana'ya ulaşmış demektir.
Nirvana, arzunun yokolması, hıncın yokolması, doğru yoldan ayrılmanın yokolmasıdır. Bu, dört kutsal gerçeğin cahili olmanın sona ermesidir, o cahillik ki yaşamağa olan bağlılığın kökünü teşkil eder. Nirvana bireysel varlığın yokoluşudur, nirvana kurtuluş durumudur.
İnsanın tekrar tekrar doğuştan kurtulamamasına neden olan Neden-Sonuç zincirini, 12 halkalı zincir olarak, şöyle sıralarlar;
1- Bilgisizlik (Avidya)
2- Eylem (Samskara)
3- Bilinç (vicnana)
4- Ad ve Biçim (Nama-rupa)
5- Altı duyu ( Şadayatana)
6- Dokunma (Sparşa)
7- Duyuş (Vedana)
8- İstek (Trşna)
9- Varlığa bağlanma (Upadana)
10- Var olma (Bhava)
11- Doğum (Cati)
12- Ölüm (Cara-Marana)
Izdırabın yokedilmesine götüren yolla ilgili gerçek dte sekiz basamaklı bir yoldur:
1- Gerçek Bilgi
2- Dürüst Niyet
3- Doğru Söz
4- Dürüst Hareket
5- Dürüst Kazanç
6- Dürüst Çaba
7- Doğru Fikir
8- Doğru düşünüp-taşınma
Buddhizm'de doğruyu ve eğriyi gösteren bir ahlak bulmak mümkündür. Şu beş esas, öğretinin ahlaki yönünü gösterir:
1- Öldürmemek (Hayvanlar ve böcekler dahil hiçbir canlıya kıymamak)
2- Başkasının malını almamak,
5- Başkasının karısına (ve kocasına) itibar etmemek,
4- Yalan söylememek,
5- Sarhoş edici içki içmemek
Ayrıca Buddhizm'de başkalarını bağışlamanın büyük önemi vardır. Buddha bu ödevi çok heyecan verici bir formülle ifade etmiştir; "Hınca hınçla cevap verilirse, hınç ortadan kalkar mı?"
Buddhizm kast ve sınıf ayrılıklarına olduğu kadar, ırk ve milliyet ayrılıklarına da kayıtsız kalmaktadır. Bu bakımdan evrenseldir. Buddhizm'e göre, günün birinde bütün dünyalardaki bütün varlıklar ve en ufak toz zerreleri dahi Nirvana'ya ulaşacaklardır.
Buddha, ölümünden sonra haksız yere tanrılaştırılmış ve onun birçok yerde heykelleri yapılmış ve kendisine tapınılmıştır ki bu toplumsal bir hatadır. Çünkü Buddha gerçeği araştıran bir insandır ve kendisini hiçbir zaman tanrılaştırmamıştır.
Üstadın ölümünün ardından Hindistan'a yayılan Buddhizm, MÖ.III. yüzyılda kral Aşoka tarafından desteklendi. Buddhizmin etkisi yayıldıkça savaşın, ölüm cezasının, baskı ve işkencenin, ölümlü büyük av partilerinin kaybolduğu, insanlar hatta hayvanlar için hastanelerin yapıldığı görüldü,
Fakat Brahmanlar kendi ayrıcalıklarını yokeden bu akım ile şiddetli bir şekilde savaşıyorlardı. Nitekim Buddhizm M.S.VII.yüzyıla doğru çökmeye başladı. XII. yüzyılda da Hindistan'dan kovuldu.
Fakat, Asya'nın daha önce yayılmış olduğu bölgelerinde, yani Seylan, Birmanya, Siyam, Kamboc, Türkistan, Tibet, Çin, Kore ve Japonya'da bu din hala yaşamaktadır.
Buddhizm'in Orta Asya havalisinde yayılmış ve Sanskrit dilinde metinlerin çoğunluğu teşkil ettiği koluna Mahayana ve Pali dili ile yazılmış, Seylan ve Güney Asya'da yayılmış olan koluna Hinayana denmiştir. Birinci mezhep çok insanı kurtarmayı, ikincisi ise tek kişinin kurtarılmasını amaç edinmiştir. Onun için birinciye Büyük Gemi, ikinciye ise Küçük Gemi denmiştir. Buddhizmi kabul eden Uygur Türkleri ise bunlara Ulu Gönül ve Küçük Gönül (Ulug Könülgü, Kiçik Könülgü) adlarını vermişlerdi.
Hinayana (Theravada)'daki Arhat ülküsüne, yani mümkün olduğu kadar çabuk Nirvana'ya girip kendi kişisel kurtuluşunu sağlayan azize karşılık, Mahayana Boddhisattava, yani gelecekteki Buddha ülküsünü ileri sürmektedir ki bu, öteki insanları kurtuluşa ulaştırmak için yeryüzünde kalmakta ve Nirvana'ya girişini geri bırakmaktır.
Buddhizm'in Hindiçini'nde ortaya çıkmış türüne Kaodaizm, Tibet'te bir takım acaip Totemik ve Animist anlayışlarla karışmış olan türüne ise Lamaizm denmektedir.
Buddhist metafiziğin incelikleri arasında derin bir psikolojik ve ahlaksal gerçeği görmek mümkündür: Bu da insanın ızdırabının, hayata olan bağlılığından bencilliğinden ileri geldiğidir.
Ve dünyada hiçbir doktrin her canlıya saygıyı, tatlı muameleyi, merhameti, hakaretlerin bağışlanmasını ve özveriyi Buddhizm kadar dokunaklı sözlerle öğütlemiş değildir.
Kast sistemine karşı çıkarak, insanların eşit olduklarını ileri süren bir dindir. Sikh deyimi, "çömez" anlamına gelen şishya (Skr.) sözcüğünden türemiştir. XV. yüzyılda Guru Nanak (1469-1539) tarafindan kurulmuştur. Kimi araştırmacılar "bu dinin Hinduizmle Müslümanlığın birleşimi olduğunu ileri sürerler. Granth adını taşıyan kutsal kitaplarında şöyle denir: "Bir tek Tanrı vardır, onun da adı gerçektir. Yaratılmamıştır, kendi varlığını kendinden çıkartmıştır. Yaratan o'dur. Ölümsüzdür. Korku nedir bilmez. İlkin gerçek vardı, bugün de var, her zaman var olacaktır."
Vedanta'nın doğa-tanrıcılığını da içeren bu dine göre iyi ahlaklı olmak ve bu tek tanrıya tapmak yeterlidir. Tapınış biçimlerinin hiçbir önemi yoktur. Dul kadınların yakılması, kast sistemi gütmek ve insanlar arasında sınıf ayrılığı yaratmak, içki içmek ve tütün kullanmak yasaktır.
Zamanla siyasi bir nitelik kazanan ve çok güçlü bir topluluk meydana getiren bu din, ruhgöçü inancıyla sürdürülen guru (havari) ların başkanlığında yönetilerek günümüze kadar gelmiştir. Saç ve sakallarını hiç kesmeyen Sikhler, Guru Nanak'ın bu gurularda yaşamaya devam ettiğine inanırlar. Guru Nanak'ın ölümünden sonra ilk guru, onun yaşarken seçtiği Angad adlı çömeziydi. Birbirlerini izleyen dokuz ünlü guru'dan Hargovind Sikhliği bir devlet durumuna soktu, çok güçlü bir ordu kurdu. Lahor, Keşmir, Multanı gibi önemli kentler ele geçirilerek çok genişletilen Sikh devleti, sonunda bir racalık oldu.